Tekrar merhaba dostlar,
Yukarida, Bayazitli bir ermeninin hatiralarindan bahsetmistim, asagiya onlari kopyaliyorum, bu konu hakkindaki bilgi ve dusuncelerinizi paylasmak beni sevindirir.
Hepinize Sevgiler
KAMSAR HARUTYUN KHAÇATIRYAN'IN* ANLATTIKLARI
(1898, BAYAZET DOĞUMLU)
Bayazet Şehri Büyük Masis'in [Ağrı Dağı] eteklerinde, Bayazet Kalesi yakınlarında bulunuyordu. Kale bir tepenin üzerindeydi ve manzara çok iç karartıcıydı. Şehirde yön tayini kale referans alınarak yapılırdı : "Kalenin sağında", "Kalenin solunda", "Kalenin altında", "Kalenin üstünde", vs. Kaleden şehre doğru ışın gibi dar sokaklar iniyordu; bunlara "sokhakhlar" denirdi. O sokakların her iki yanında basamak şeklinde, biri diğerinin üstünde olacak şeklinde yan yana dizilmiş evler inşa edilmişti; yani aşağıdaki evin damı üstteki evin avlusuydu. Tepeden aşağıya doğru basamak basamak iniyorlardı; aşağıda ise düz bir yer vardı.
Evimiz kilisenin arkasındaki duvarın dibindeydi ve kiliseye çok yakındı. Kilisemiz kubbesizdi; düz bir damı vardı. Dikkat çekmesin diye o şekilde olduğunu söylerlerdi. Kilisenin arkasındaki duvar hep yaştı; "duvarın içinde canlı bir kız var, onun gözyaşlarından duvar ıslanıyor" diyorlardı. Büyüklerin anlattıklarına göre, kilise inşa edildiği zaman duvarı akşama kadar örüyorlarmış; sabah çalışmaya devam etmek için geri döndüklerinde ise onun yıkılmış olduğunu görüyorlarmış. Yaşlılar duvarın ayakta kalabilmesi için, içine genç bir kız ya da erkek konulmasını salık vermişler. Öyle de yapmışlar; bir yerden, teyzesine büyük bir meblağ ödeyerek, öksüz bir kız getirmişler. Kızı duvarın içine yerleştirip duvarı örmeye başladıklarında kız şarkı söyleyerek teyzesine hitap etmiş; teyzesi ise : " örsünler çocuğum örsünler! Dizine kadar, beline kadar, göğsüne kadar ve daha yukarılara kadar örsünler!" diye onu sakinleştirmiş. Omuzlarına vardıklarında, kız, teyzesinin kendisini duvarın içine yerleştimeleri için verdiğini anlamış ve ağlayarak teyzesine şu şekilde beddua okumuş : "Kara kargaya dönesin; duvara konup cırıldayasın!" Teyzesi de kargaya dönüşmüş ve ıslak duvarın üstüne tünemiş. Bugüne kadar da o ıslak duvarın yakınında bir sürü karga uçar durur. O hikâyeyi hep anlatır ve "Ördüler teyze ördüler!" şarkısını söylerlerdi; kızlar ise bir çember oluşturup dans ederlerdi.
Şehrin iki sınıflı, erkek ve kızlara mahsus sınıfları olan bir ilkokulu vardı. Teneffüslerde herkes avluya çıkar, ayrı ayrı oynardı. Kızlar dans ederler, erkekler ise seyrederlerdi. O yüzden de her gün, okula gidip "Laylo Khane" oynamaması için kız kardeşim Viktor'la kavga ederdim. Sonra, bir daha okula gidemesin diye kitaplarını alıp yırttım.
Şehirde Ermeniler ve Türkler yaşıyordu; çevre köylerde ise Kürtler. Kürtler her gün Bayazet'e pazarda alışveriş yapmaya geliyorlardı. Şehirde herkes birbirini tanırdı; zira herkes birbiriyle tanıdık, akraba ya da dosttıu. Birbirleri hakkında konuşurken daha çok soyadlarını kullanırlardı. Örneğin, bizim soyadımız "Umbırşatenk"ti; çünkü bizimkilerin hepsi de uzun yaşarlardı.
Anne tarafımın soyadı "Burd-Hayroenk"ti; zira çok kıllıydılar, sakal ve bıyıkları vardı. Diyorlardı ki, bir keresinde dede Hayro yün depolama döneminde teraziyle yün tartarken istenen ağırlık değerine ulaşamamış. Hayro düşünüp taşınmış ve sakalından bir miktar kesip yüne eklemeye karar vermiş. Ondan sonra da onların aileleri "Burd-Hayroents" ismiyle tanınmış.
Sülalemiz büyüktü : dört erkek kardeş aileleriyle birlikte yan yana, neredeyse tek bir aile gibi yaşıyorlardı. Annem en büyük gelin olduğundan sülalede evin hanımı oydu; yemek pişirmek onun göreviydi. Bizim tandır evinde hemen hemen her gün ekmek ve kete pişirilirdi. Ekmeği pişiren bir Türk kadındı ve bizim evimizde oturuyor gibiydi. Akşam yemeğini, yahni, dolma, köfte ve diğer yemekleri güveçle veya özel büyük bakır kaplarla tandırın içine indirirlerdi.
Ailenin bütün fertleri dedem Khaçatur'un ("Khaçatur" = "Haç'ın verdiği") adından gelen, Kaçaturyan soyadını taşıyorlardı; ama bizden bahsederlerken : "Umbırşatents filanca" derlerdi. Dedemin dört erkek ve bir kız çocuğu vardı. Erkekler şunlardı : terzi Avetis, öğretmen Arakel, kuyumcu Harutyun ve neredeyse hiç hatırlamadığım ve adı sanki Simon olan en küçüğü. Önce karısı sonra da kendisi vefat edip annemin korumasına biri kız diğeri erkek iki çocuk bıraktıklarında ben küçüktüm. Arakel Emmi evli değildi; bizimle oturuyordu. Avetis'in Vahan, Gagik ve Hrant isimli üç erkek evladı vardı. Harutyun'un Sirakan, Kamsar, Viktorya, Epros isimli iki erkek ve iki kız çocuğu vardı. Khaçatur dedemin kızı erkenden evlenmişti; biz onu göç sırasında kaybetmiştik ve onun çocuklarını 1940'larda Tiflis'te bulduk ve birbirimizi sık sık ziyaret ettik. Avetis de çocuklarıyla Tiflis'e gitmişti; daha sonraları ise çocuklarından ikisi Yerevan'a, biri de Batum'a taşındı. Hepsi de evliydi; büyüğün iki oğlu vardı; ortancanın bir oğlu, üçüncünün ise bir kızı vardı; Hrant'ın genç yaşta vefat etmesinden dolayı ziyaretlere devam edemeyip kızını tanımaya fırsat bulamadık.
Arakel Emmi Bayazet'e 3 kilometre mesafedeki Artsap Köyü'nde öğretmen olarak çalışıyordu. Her gün oraya gidip, akşam geri dönüyordu. Kışın kar, yerleri kalın tabakalar halinde kapladığında karın içinde patika benzeri, bir insanın geçeceği genişlikte yürünecek bir yol açılıyordu. Karşıdan birisi gelse, durup duvarlara sürtünerek birbirlerine yol vermek mecburiyetinde kalıyorlardı. Kar tabakasının kalın olmasına rağmen, şehrin yukarı kısmı düz bir ovaydı; orda özellikle güneş batarken bıldırcınlar dolaşırdı. Biz onlara "keklik" adını verirdik. "Keklik"ler ürkek bir şekilde orda burda yem arardı. Bir ses duyduklarında, ya da bir insanın yaklaştığını hissettiklerinde hemen başlarını karın içine sokup kuyruklarını yukarı dikiyorlardı. Arakel emmi eve dönüş yolunda eliyle sağından ve solundan bu "keklik"leri yakalayıp önceden hazırladığı torbanın içine atıyordu. Öyle ki, eve vardığında 20-30 tane "keklik" toplamış oluyordu. Ben sabırsızlıkla Arakel Emmi'yi bekliyordum. İçeri girer girmez, torbayı ayaklarımın önüne atıp bana : "Kamsar! al kekliklerini" diyordu.
Ben, önceden suyu kaynatmış oluyor ve hemen şaşkın kekliklerin başlarını koparıp, tüylerini yolarak bol yağda kızartıyordum; bunları arkadaşlarla birlikte yiyorduk. Hayatımda ondan daha lezzetli bir şey yediğimi hatırlamıyorum.
Evde hepimizin üzerine düşen görevler vardı. Mesela Arakel Emmi her sabah pazardan et getirip sonra işe gitmek zorundaydı. Kasaplar müşterilerini tanırlardı. Eti onların verdiği siparişe göre ayırırlardı; bunu yaparken sığırın parçasını ve ağırlığını da göz önünde tutarlardı. Müşterilerinin geleceği vakti de bilirlerdi. Her sabah Arakel Emmi çocuklara birer şahi veya abbasi verirdi. O, kuru yemiş alacağımız paraydı. Hemen dükkâna koşup, parayı bakkala uzatarak ceplerimizi açıyorduk. O da cebimize kuru üzüm, leblebi, kuru yemiş ve tatlı dolduruyordu; bunları bütün gün yiye yiye bitiremiyorduk.
Mahalleli çocuklarla gruplar halinde toplanıyor; para topluyor, yiyecek getiriyor ve bayram günlerinde eğlenmeye, yemeye-içmeye gidiyorduk. Lakhti [topuzlarla oynanan bir oyun] oynamak, yarışmak, gücümüzü denemek, Paskalya'da yumurta kırdırma yarışı yapmak ve yumurtaları yuvarlamak ve başka oyunlar oynamak için de bir araya geliyorduk. Bazen de gruplar oluşturarak başka mahallelerin çocuklarına karşı taşlarla savaşmaya gidiyorduk. Ben bizim mahallede benden 2-3 yaş büyük, daha ziyade Sirakan'ın yaşında çocuklarla arkadaşlık ediyordum; örneğin Markhents Zaven bunlardan biriydi; onunla arkadaşlığımız sonuna kadar sürdü.
Arkadaşım olan çocuklarla birkaç kez Masis'in yamaçlarından yukarı tırmandık. O yerlere "Tındirler" denirdi. Masis'in zor kısmından biraz daha yukarı tırmanıyorduk; orda yer yer bir dere gibi akan ve otların arasında kaybolan soğuk bir su kaynağı vardı. Biz onu bulmak için çok araştırdık ama başaramadık. Bir keresinde de kaynağın içine saman doldurduk ve nerden çıkacak diye samanları takip etmeye başladık. Onları Bayazet Nehri'nde bulduk. O kaynağın suyunun gidip Bayazet Nehri'ne döküldüğünü anladık. Kaynağın yukarısında yanan tandırlar vardı. Yukarı tırmanıp o tandırlarda kebap yapıyor; yiyor ve çok tatlı olan o soğuk sudan içiyorduk; sanki hiçbir şey yememiş gibi acıkmış olarak eve dönüyorduk. Bir defasında da arkadaşlarımızdan biri bizimle gelemedi; onun payını eve götürmeye karar verdik; ızgara eti lavaş ekmeklerin içine sarıp yanımızda aşağı indirdik ve lavaş ekmekleri açtığımızda ızgara yapılmış et yerine çiğ et bulduk. Ben çok küçükken, 7-8 yaşındayken ovalarda, tarlalarda çok koşuştururduk. Bir keresinde benden büyük ve küçük çocuklarla koşuşturarak ovalara çiçek toplamaya gittik. Masis'in eteklerinde ilkbaharda bir çiçek deryası olurdu. İlkbahar çiçeği adını verdikleri bir çiçek vardı, farklı renklerde çiçekler açardı. O çiçeklerin bulunduğu beyaz, mavi ve kırmızı ovaları hatırlıyorum. O çiçekler güneş doğmadan açılıyordu. Bu yüzden, büyük çiçek demetleri oluşturup eve götürmek amacıyla sabah erkenden gidiyorduk. Çok güzel kokuyorlardı. O çiçekler yaklaşık olarak Mayıs sonlarında ve Haziran başlarında açıyorlardı. O güzel düzlüklerin ortasında bir kaya vardı; çiçek toplamaya gittiğimizde o çatlağın tepesine tırmanıyor ve yüzlerimiz Masis'e dönük olarak güneşin doğmasını bekliyorduk. Ordan seyrederken güneş iki Masis'in [Büyük ve Küçük Ağrı] tam ortasından doğuyordu. O olağanüstü güzel bir manzaraydı. Daha ileri yaşlarda, yani herkesin canını kurtarmaya çalıştığı zaman [göç döneminde] oralara tekrar gittiğimi hatırlamıyorum.
Bayazet'ten açık araziye çıktığımızda, şehirden çok uzak olmayan bir yerde, birkaç kilometre ötede, düzlüklerde, çevresi taş yığınlarıyla kaplı bir tepe vardı. Bütün düzlük taş ve kayalarla kaplıydı. Tepeye "Top Atan" derlerdi. Yılda bir kez o tepenin zirvesinden gazlar çıkar, güçlü bir gümbürtü duyulur, yer hareket eder ve taşlar sağa, sola farklı irtifalara ve uzaklıklara uçardı. O tepenin çukur olan ortası, içinde kaynayan bir ateş olan tandıra benzerdi. Sağa sola uçuşan taşlar da uzun süre yanacak derecede sıcak kalıyordu. Zamanında o düzlükte Kürt köylerinin bulunduğunu anlatırlardı. Yolcular bu yerden neredeyse koşarak geçerlerdi; zira kimse o tepenin ne zaman patlayacağını bilmiyordu. Büyüklerin arasında "Top atma" zamanını işaretlere bakarak önceden kestirebilen ve o konuda uyarıda bulunan insanlar vardı.